21 Mart ve Nevruz (Yeni Gün) !!!

nevruzbayramı
Yazımın başlığından da anlayacağınız üzere bugün kendimce merak edip araştırdığım konu nevruz bayramı. Aslında baharın gelişi diye tanımladığımız olay bugün ülkemizde o kadar farklı boyutlarda seyrediyor ki tıpkı diğer günlerde (14 Şubat, Anneler Günü vs) olduğu gibi aslının dışında bir yolda ilerlediğini çok net bir şekilde görebiliyoruz.Ben öncelikli olarak şu fikrimden söz etmek istiyorum ki sizde okuyunca bana hak vereceksiniz eminim. Bir yıl 4 mevsimden oluştuğu için her bir mevsime 3 ay düşüyor diyebiliriz ve şunu da hepimiz; 21 Mart ve 23 Eylül’de gece ve gündüzün eşit olduğunu, 21 Aralık’ın en uzun gece ve kışın, 21 Haziran’ın da en uzun gündüz olduğunu ve yazın başlangıcını oluşturduğunu yıllardır öğrendiğimiz ve öğrenmekte olduğumuz coğrafya derslerinden biliyoruz. Burada hepimiz aynı fikirdeyiz eminim bundan da. Şimdi gelelim asıl olaya; 23 Eylül sonbaharın başlangcını oluştururken, 21 Mart da artık kış ayından çıkıp yaza hazırlık yapılmasını anlatıyor aslında bize.Yani yeni bir baharın başlangıcını, sonunun da sıcakla olacağını müjdeliyor aslında. Ama nedendir bilmiyorum benim ülkemde özellikle son yıllarda artan gereksiz bir ayrımcılık yüzünden bu güzel baharın gelişinin sadece Kürt’lere has olduğunu ve onlar tarafından kutlanması gerektiğinin önemi vurgulanıp duruyor.Bu nedenledir ki ben öncelikli olarak Nevruz nedir, nasıl ortaya çıkmıştır bir okuyalım daha sonra acaba bugün ülkemizdeki olaylar ne kadar gerekli onu görelim derim. Buyrun:
Nevruz Bayramı ya da kısaca Nevruz; Farslar, Kürtler, Zazalar, Azeriler, Anadolu Türkleri, Afganlar, Arnavutlar, Gürcüler, Türkmenler, Tacikler, Özbekler, Kırgızlar, Karakalpaklar, Kazaklar tarafından kutlanan geleneksel yeni yıl ya da doğanın uyanışı ve bahar bayramı anlamına gelmektedir
Yazılı olarak ilk kez 2. yüzyılda Pers kaynaklarında adı geçen Nevruz, İran ve Bahai takvimlerine göre yılın ilk gününü temsil eder. Günümüz İran’ında, her ne kadar İslami bir kökeni olmasa da bir şenlik olarak kutlanır. Bazı topluluklar bu bayramı 21 Mart’ta kutlarken, diğerleri Kuzey yarım kürede ilkbaharın başlamasını temsilen, 22 veya 23 Mart’ta kutlarlar.Aynı zamanda, Zerdüştlük,Bahailer için de kutsal bir gündür ve tatil olarak kutlanır. Kürtlerde, Nevruz bayramının Kürt mitolojisindeki Demirci Kawa Efsanesi’ne dayandığına inanılır. Anadolu ve Orta Asya Türk halklarında da Göktürklerin Ergenekon’dan çıkışı anlamıyla ve baharın gelişi olarak kutlanır.
Kelimenin aslı eski Farsça’dan gelir: Yeni anlamındaki nava ve gün ışığı/gün anlamındaki rəzaŋh birleşerek oluşturmuşlardır. Anlamı “yeni gün/günışığı” dır ve günümüzün Farsçasında da hâlâ aynı anlamda kullanılmaktadır (nev: yeni + ruz: gün; anlamı “yeni gün”)
Kürtlerde ve Türklerde nevruz ile yazılan ve anlatılanlara bakmadan önce nevruzun tarihçesine de bir bakalım ; Nevruz geleneğinin tarihin en son Buzul Çağı’nın bitmesinden hemen önceki günlere yani 15.000 yıl öncesine kadar uzanır. Efsanevi Pers Kralı Cemşid, Indo-Iranlıların avcılıktan hayvacılığa ve yerleşik yaşama geçişini temsil eder. O çağlarda mevsimler insanoğlunun hayatında günümüzdekinden daha yaşamsal bir önem arz ediyordu ve yaşamla ilgili her şey dört mevsim ile çok yakından ilgiliydi. Zor geçmiş bir kışın ardından gelen bahar, tabiat ananın çiçekler, yeşillenenen bitkiler uykusundan uyanması ve sığırların yavrulaması, insanoğlu için büyük bir fırsat ve bolluğun canlanması demekti. İşte böyle bir dönemde bu Nevruz kutlamalarını başlatanın Kral Cemşid olduğu söylenir…
İran evrenbiliminin mimarlarından ve Zerdüştlerin Peygamberi olan Zerdüşt birçok bayramın kurumsallaşmasını sağlayan kişidir. Nevruz, “belki de” Zerdüşt tarafından kurumsallaştırılan bayramlardan biridir.
Kürtlerde nevruz: Kürtlerde, Nevruz bayramının Kürt mitolojisindeki Demirci Kawa Efsanesi’ne dayandığına inanılır.Demirci Kawa Efsanesi ise şöyledir;Demirci Kawa efsanesi şöyledir:
Bundan çok eski zamanlar öncesinde, daha yeryüzünde kimsenin olmadığı dönemlerde Zervan isimli tanrının iki oğlu olmuştur. Birinin adı Hürmüzdür, bereket ve ışık saçan anlamına gelmektedir. Diğerininki ise Ehrimandır, kötülük ve kıtlık saçan anlamındadır. Ahura Mazda’nın kutsadığı topraklarda Hürmüz hep iyinin ve uygarlığın temsilcisi, Ehriman da onun karşıtı olmuştur.
Hürmüz, dünyada kendisini temsil etmesi için Zerdüşt’ü gönderir ve yüreğini sevgi ile doldurur. Zerdüşt ise buna karşılık oğullarını ve kızlarını Hürmüz’e hediye eder. Ehriman bu durumu kıskanır ve yüzyıllar boyunca sürecek olan iyilerle savaşına başlar. Tüm iyilere, Zerdüşt’ün soyuna ve iyiliklere Medya (Kuzeybatı İran) coğrafyasındaki yaşamı çekilmez bir duruma getirir. Ehriman bazen gökten ateşler yağdırır bazen fırtınalar koparır ve iyiliğe ve iyilere hep zulm eder. En sonunda da içindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Kral Dehak’ın beynine akıtır ve onu bir bela olarak İran halkının üzerine salar. Dehak’ın bildiği tek şey kötülük etmektir. Zalim Dehak halkının kanını emerken beynindeki zehir bir ura dönüşür ve onu ölümcül bir hastalığın pençesine düşürür. Dehak acılar içinde kıvranırak yataklara düşer ve hastalığına bir türlü çare bulanamaz. Dönemin doktorları acılarının dinmesi ve yarasının kapanması ve hastalığının iyileşmesi için yaraya genç ve çocukların beyinlerinin sürülmesini önerirler. Böylece İran coğrafyasında aylarca hatta yıllarca süren bir katliam başlar; her gün zorla anne babalarındna alınan iki gencin kafası kesilip beyinleri merhem olarak Dehak’ın yarasına sürülür. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra bir gün daha önce bu şekilde 17 oğlunu kaybetmiş olan Kawa adındaki demircinin en küçük oğluna gelmiştir.
Hergün gençler Dehak’ın askerleri tarafından başlari kesilmek üzere götürülürken Kawa’nın aklına başkaldırı fikri gelir ve bu konuyu etrafında güvendiği birkaç kişiye açıklar. Demirci dükkâninda demirden savaş malzemeleri olarak Gürz-ü Kember, Kér gibi araçlar yapar ve bir taraftan da baskaldırı için etrafındakileri eğitir .Bu hareket yavaş yavaş yayılmaya başlar. Mart ayının 20’sini 21 ‘ine baglayan gece zalim Dehak’a karşı direniş başlar. O gece kralın sarayı direnişçiler tarafından ele geçirilir. Aynı zamanda bu direniş Dehak’ın egemenliğindeki bütün topraklarda devam eder. Direnişçiler kendi aralarinda dağlar da ateş yakarak haberleşmekteydiler. Direniş bittiginde Kawa’nın halk harekâtı Dehak’ı ve yönetimini devirir. Sevinçle dağlara koşan halk bu ateşlerin etrafında oynamaya başlar.
Bir diğer söylentiye göre de Kawa, 20 Mart’ı 21 Mart’a bağlayan gece sabaha kadar demir ocağının başında sabahlar ve oğlunu zalim Dehak’ın katlinden kurtarmak için çareler düşünürken imdadına göğün yedinci katındaki iyiliğin temsilcisi Hürmüz, Ninowa’lı Kawa’nın yüreğini sevgi ve umutla doldurur ve bileğine güç, aklına ışık verir. Ona Zalim Dehak’tan kurtuluşun yolunu öğretir. 21 Mart sabahı, gün doğduğunda, Kawa oğlunu kendi eliyle Dehak’a teslim etmek ister ve zulmün ve kötülüğün kalesi olan Dehak’ın sarayına girer. Oğlunu zalim Dehak’ın huzuruna çıkarırken yanında getirdiği çekicini Dehak’ın kafasına vurur. Dehak’ın ölü bedeni Demirci Kawa’nın önüne düştüğü anda kötülüğün alevi Ninowa’da söner. Kısa sürede bütün Ninowa ve bölge halkı isyan eder ve ateşler yakarak saraya yürürler. Zulme karşı isyanı başlatan Kawa, demir ocağında çalışırken giydiği yeşil, sarı, kırmızı önlüğünü isyanın bayrağı[kaynak belirtilmeli], ocağındaki ateşi ise özgürlük meşalesi yapar. Ninowa cayır cayır yanarken meşaleler elden ele dolaşır, dağ başlarında ateşler yakılır ve kurtuluş coşkusu günlerce devam eder. Zalim Dehak’tan kurtulan halklar 21 Mart’ı özgürlüğün, kurtuluşun ve halkların bayramı olarak kutlar. Demirci Kawa; başkaldırı kahramanı, Nevruz ise; direniş ve başkaldırı günü olarak tarihe geçer.
Bir diğer rivayete göre ise; 2500-2600 yıl öncesinde Zuhak (Bazı kaynaklara göre Dehak)adında Asurlu çok ama çok zalim bir kralın altında yaşayan Kawa adında bir demirci vardı. Bu kral tam bir canavardı ve efsaneye göre her iki omuzunda da birer yılan bulunuyordu. Her gün bu iki yılanı beslemek için halktan iki kişiyi sarayına kurban olarak getirtip aşçılarına bu iki çocuğu öldürtüp beyinlerini yılanlarına yemek olarak verdiriyordu. Aynı zamanda bu canavar kral ilkbaharın gelmesini engelliyordu[kaynak belirtilmeli]. En sonunda bu zulümden bıkan ve bir şeyler yapmak isteyen Armayel ve Garmayel adlı iki kişi kralın sarayına mutfağa aşçı olarak girmeyi başarırlar ve Kralın yılanlarını beslemek için beyinleri alınarak öldürülen çocuklardan sadece birini öldürüp diğerinin gizlice saraydan kaçmasına yardımcı olurlar[1]. Böylece ellerindeki bir insan beyni ile kestikleri bir koyunun beynini karıştırarak yılanlara vererek her gün bir çocuğun kurtulmasını sağlamış olurlar. İşte bu kaçan kişilerin Kürtlerin ataları olduğuna inanılır ve bu kaçan çocuklar Kawa adlı demirci tarafından gizlice eğitilerek bir ordu haline getirilirler. Böylece Kawa’nın liderliğindeki bu ordu bir 20 Mart günü zalim kralın sarayına yürüyüşe geçer ve Kawa kralı çekiç darbeleri ile öldürmeyi başarır. Kawa etraftaki tüm tepelerde ateşler yakar ve yanındakilerle birlikte bu zaferi kutlarlar. Böylece Kürt halkı zalim kraldan kurtulmuş olur ve ertesi gün ilkbahar gelmiş olur.
Türklerde ise nevruz: Türklerin (Göktürklerin) Ergenekon’dan demirden dağı eritip çıkmalarını, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder. Doğu Türkistan’dan Balkanlara kadar tüm Türk kavimleri ve toplulukları tarafından, MÖ 8. yüzyıldan günümüze kadar her yıl 21 Mart’ta kutlanır.
Türkiye’de bir gelenek, Türk Cumhuriyetleri’nde ise resmî bayram olarak kutlanırken, 1995 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarafından Bayram olarak kabul edilen bir gün haline gelmiştir.
Türk Takvimi’nde bir gün 12 bölüme ayrılır, her bölüme Çağ adı verilirdi. Bir çağ iki saat, dolayısıyla bir gün de 24 saattir. Herbir çağ ise sekiz Keh ten ibarettir. Yılbaşı olarak gece-gündüz eşitliğinin yaşandığı 21 Mart, Nevruz günü olarak kutlanır. Bu güne ve yeni yılın başladığı an’a Yılgayak denir.
Oniki Hayvanlı Takvim ve Melikşah’ın Celali Takvimi’nde yılbaşı olarak belirlenen 21 mart, Divânü Lügati’t-Türk’te de ilkbaharın gelişi olarak belirtilir. Tarihte pek çok devlet tarafından bayram ve gelenek olarak kutlanmıştır. Bunların başında Anadolu beylikleri, Eski Mısır, İran, Safavi, Sasani, Moğollar, Selçuklu ve Osmanlı gelir.
Selçuklu ve Osmanlı’da millî bayram olarak kutlanan Nevruz, Nevruziye adlı şiirlere ve şenliklerle ziyafet verilerek kutlanırdı. Özel olarak hazırlanan Nevruziye adlı macun Osmanlı döneminden kalan bir kültür olarak bu gün hâlâ Manisa’da 21 Mart’ta Mesir macunu şenlikleri yapılmaktadır. Alevi ve Bektaşiler arasında da kimi yorelerde eski takvime atfen Mart Dokuzu adi verilerek kutlanan Nevruz’da özel ayinler yapılırdı, yine Zerdüştler ve Yezidiler’de 21 Mart’ı bayram olarak kabul etmişlerdir.
Şimdi bütün bu yazılanlara bakarak hala nevruz Kürtlerindir onlar bayramlarını rahatça kutluyorlar diye ne Kürdü ne Lazı ne de Türkü konuşamaz kusura bakmasın.Eğer bu vatanın toprakları üzerinde yaşıyorsak hepimiz; eşitiz, hiçbir ırkın hiçbir ırktan bir fazlası olamaz çünkü bu toprakları, atalarımız birlikte kan dökerek aldılar ve bizlere bir bütün olarak yaşayıp; gelecek nesillere, vatanın hiçbir toprağına hain girmemiş olarak bırakmamızı emrettiler.
Bugün bizler bir bahar bayramında bile ırkçılık ayrımını ortaya atıp bu güzel uyanışı kutlayamayıp başkalarına yüklüyorsak suçu veya bayramı kutlayıp ,bu bizim bayramımız …. milleti kutlar ancak bu bayramı sen de mi ….’sın, değilsen ne işin var burada, diyorsak eğer öncelikli olarak dönüp kendimize bir bakmamız gerek diye düşünüyorum çünkü hiçbir millet tarihte bizim elde ettiğimiz başarıları elde edememiş, hep bu topraklarda yaşayan insanlara imrenmiştir.Bu nedenledir ki artık bırakalım Kürt,Türk,Laz, Alevi,Sünni ayrımını da insanca, kardeşçe, huzur içinde yaşamaya bakalım bize emanet edilen bu topraklarda.

Reklamlar

Kadınlar ve Erkekler

20130313-004636.jpg

Dün akşam Atalay Demirci’yi seyrederken yine gülme krizine girdim fakat bu kez söyledikleri o kadar yakındı ki bana ben bunu araştırmalıyım dedirtti resmen bana. Yine günlük hayattan ele alınan konularla ilerliyordu ve iki varlığı ele almıştı Atalay bu kez; Kadınlar ve Erkekler. Bu iki cins arasındaki farklardan bahsetti ve bununla ilgili yaşadıklarından. Dikkatimi ve aslında herkesin dikkatini çeken bir yer vardı kadınlarla erkeklerin bir günde konuştukları kelime sayısı. Evet bugünden beri araştırmalarımın sonucu bir günde kadınların erkeklerden 2 kat fazla kelime tükettikleri gerçeğini ortaya sermiştir ki bu durumu da Bülent Ecevit Üniversitesi net bir şekilde kanıtlamış. Yani bir erkek bir günde 12.000 kelime tüketirken bir kadın ise günde tam 24.000 kelime kullanabiliyor. Yani bir kadın gün içerisinde bütün duygularını ve düşüncelerini sözcüklerle ifade edebiliyor, sözcüklere yükleyemedikleri tek duyguları ÖFKE; ki öfkelendiklerini söylemedikleri gibi ertesi güne saklayıp birden o öfkelerinin kıvılcımlarını görebiliyorsunuz. Tabi kadın dillendirmeyene kadar erkeğin, kadının öfkesinden haberi olmuyor genelde ve bir de neden erkek sormuyor diye öfkeleniyor kadın. Fakat erkekteki bu durum tamamen farklı ve kadına göre ram zıt nedeni ise bir erkeğin tüm konularda duygularını olabildiğince saklamaları kiii bir duygu hariç o da öfkeleri. Bir kadın öfkesini gizlerken erkeğin en rahat biçimde ifade ettiği tek duygusu öfke oluyor. Ve kadınların hafızası inanılmaz bir şekilde nerdeyse hiçbirşeyi unutmuyor. Ve yapılan araştırmalar şunu da gösteriyor ki erkeklerin beyin ağırlığı kadınlarınkinden fazla fakat erkek beyninin sadece sol kısmını kullanırken, kadın hem sağı hem de solu dengeli bir şekilde kullanabiliyor. Bitmedi tabiki de;Kadınlar yüksek sesle konuşmayı ve sesli düşünmeyi seviyor, erkeklerse her ikisini de içinden yapmayı tercih ediyor… Bu yüzden kadınlar erkekleri “duygusuz bencil yaratıklar” olarak görürken, erkekler de kadınları “sürekli kafa ütüleyen başbelaları” olarak görüyorlar. Diğer bir durum ise kime sorsanız genel kanı görmüş bir durumdur yani insan vücudunun %70’i suyla kaplıdır denir ya hep ama onda bile kadın ve erkek için ayrı oran var: Erkek vücudunun yüzde 60-70’i sudan ibaretken, kadın vücudundaki su oranı ise yüzde 50-60 arasında bulunuyor. Farklı ve aslında tüm kadınların problemi olan bir konu var şimdi; kilo yani yağlarımız. Tabiki de erkeklerle aynı orana sahip değiliz fakat erkeklerde kadınlarınkinin yarısı kadar yağ dokusunun olması işin boyutunu değiştiriyor. Kadınlarda yağ dokusu vücudun yüzde 27’sini oluştururken, bu değer erkeklerde yüzde 15. Kadın vücudunda erkeklerden 3,5 kg daha fazla yağ mevcut. 😦 Yağ, erkeklerde karın bölgesinde toplanırken kadınlarda daha çok kalça, baldır ve göbekte yoğunlaşır. Ve bence özellikle bu farktan yola çıkarak bugün bir kadının, bir erkekten neden fazla kilosu olduğunun sonucuna varabiliriz. Erkekler için üzücü ama gerçek bir diğer vaka ise saçlar. Bütün erkekler saçlarının çok döküldüğünden şikayetçiler yalnız bilmedikleri birşey var o da; Kadınların saçlarının daha sık ve daha dirençli olması ve saç köklerinin iki milim daha derinde olduğu için erkeğinki kadar çabuk dökülme durumuyla karşı karşıya kalmamasıdır. Demek ki erkeklerin saç kökleri de 2 milim derinde olsaymış hiç saçsız erkek göremezmişiz 🙂
Kadınlar için çare gibi görünen bir gerçek te ağlamaları. Kadınlar erkeklerden 5 kat fazla ağlarlar ki ben bu durumun kadınların ince ve kırılgan duygularından kaynaklandığını tahmin ediyorum.
Son olarak ta ; Erkekler kadınlardan daha hızlı yaşlanırlar. 55 yaşındaki bir kadın bedensel gücünün yüzde 90’ına sahiptir. Oysa aynı yaştaki bir erkek gücünün sadece yüzde 70’ine sahiptir. 35 yaşındaki bir erkeğin damar sistemi 50 yaşındaki bir kadınınkine eşdeğerdir. Buna karşılık kadında sadece cilt daha ince olduğundan çabuk yaşlanıp kırışır. Kadınlar yaşlanma olayını psikolojik olarak erkeklerden çok daha kolay kabullenirler. Çünkü ;
Erkekler mantıklı, analitik iken, kadınlar sezgisel, yaratıcı, bütünleştiricidirler bu yüzden kendilerini daha iyi bir şekilde motive edebilirler.
Genel olarak erkek ve kadınlar arasındaki farklar bunlardır desem de bunlara benzer daha niceleri vardır emin olun. Bu yüzdendir ki eğer bir kadın olarak bir erkekle probleminiz varsa olaya ya da olaylara erkeğin gözüyle bakmaya çalışın çünkü o hiçbir zaman problemlere sizin ince ruhunuzda beslediğiniz ve büyük bir ihtişamla dışarı çıkardığınız tutumlarınız gibi bakmayacaktır, bakamayacaktır. Onların doğasında yoktur çünkü sezgisel ve bütünleştiricilik. Mantıklıysa eğer söyledikleriniz oturup sonuca varırlar ve olay biter.
Bu nedenledir ki hiçbir kadın, karşımdaki adam; hiçbir erkek te karşımdaki kadın beni anlamıyor demesin lütfen. Herşey açık ve net artık 🙂
Aşağıdaki karikatürde bütün yazdıklarımın özeti. İşte bu kadar ya 😉

20130313-004548.jpg

Atalay Demirci; tahminimde yanıltmadın beni

İlk izlediğimden beri ve hatta hiç bıkmadan her defasında izledikçe Atalay Demirci’yi, birinci olmalı diye düşünüp durdum. Stand-up zaten yakışıyor, üstüne bir de birincilik kesinlikle muhteşem olduğunu söylemeliyim.
Bir insanın morali bozuk olunca ne yapar; hemen belirteyim ya moralini düzeltmek için unutmaya çalışır olayı ya da daha kötü yıpratır kendini.Ama ben direkt olarak çaresini buldum. Ne mi ?Atalay izlemek tabiki de, hem de hiç vakit kaybetmeden çünkü öyle bir enerjisi ve espri yeteneği var ki izler izlemez ilk dakikadan başlıyorsunuz gülmeye.
Şimdi bu yazımı okuyanlar ‘Sen hiç Cem Yılmaz, Ata Demirer izlemedin herhalde? ‘ diyorlardır kesin ve Atalay’ın kendileri için pek birşey ifade etmediğinin de altını çiziyorlardır. Ama bence Atalay onlardan çok daha fazla tutunacak topluma, çünkü onlarla varolacağını biliyor ve bana kalırsa asıl önemli ve can alıcı nokta ise Atalay’ın halktan terimleri sıkça kullanması, halkın yaşamını ve bir nevi aslında kendi yaşayışını ele alarak bunu gösterilerinde halkın önüne sermesi. İşte Atalay’ı diğerlerinden ayıran da bu nokta işte. Cem Yılmaz’ı izleyen kesime bakın, birde Atalay’ı izleyen kesime. Cem’i evde bir kişi izlerken Atalay ailecek izleniyor. Neden ; çünkü onu seyreden herkes onda kendinden birşeyler buluyor.
Ben böyle bir yeteneğin birinci olmasına gerçekten çok sevindim. Halktan birilerini görmek ve aslında herkesin Atalay’ı izlerken kendini görmesi çok güzel.
Şimdi yarı finalde yaptığı gösterisini paylaşıyorum sizlere umarım en az benim kadar gülersiniz. 🙂
İyi seyirler …

‘KADIN’ Olmak…

20130308-000026.jpg

Her bayanın sevgiler günü denen ticari amaçtan başka çıkarı olmayan bir günü önemsemesinden çok daha önem arz eden bir günü var bence o da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü.
Dünya kadınlar günü dediğimiz zaman aslında neyi ifade ettiğini az çok anlıyoruz çünkü belli bir neden için birçok kadının resmen yokedilmesi,hiçe sayılması olayı var burada. Ve bir bayan olarak bu olayın kulakardı edilmesine gözyumamam. Çünkü ben de bir bayanım.
Öncelikle 8 Mart Dünya Kadınlar günü nedir, nasıl ortaya çıkmıştır onu öğrenelim daha sonra da devamını getirelim. Gerçi böyle de rahmetli Mehmet Ali Birand gibi hissettim. Onun yaptığı davranışı genel itibariyle sevmezdim ama ne yalan söyleyeyim her haberden sonra yaptığı yorumu yapmak ta her baba yiğidin harcı değildir diye düşünüyorum çünkü medyaya baktığımız zaman onun gibi haber ardından yorum yapan bir haberci daha yoktu. Bu da Birand’ı Birand yapan özelliğiydi tabi ki. Az önce onun bu davranışını sevmediğimi söyledim ama yaptığının aynısını ben de yapıyorum o da farklı bir durum 🙂
Neyse işte 8 Mart ;

8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000’i aşkın kişi katıldı.

26 – 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Internationaler Frauentag” (International Women’s Day – Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.

İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı fakat her zaman ilkbaharda anılıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda (3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısı) gerçekleşti. Adı da “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak belirlendi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde de anmaya başlanmasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti. Birleşmiş Milletler’in sitesinde günün tarihine ilişkin bölümde, kutlamanın New York’ta ölen işçilerin anısına yapıldığı yazılmamıştır. Ama aslında bu günün onlar için düzenlendiği apaçık ortadadır.

Şimdi kendi ülkemizde 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne baktığımız zaman, bu günün kutlanmaya başlanması 1980’lerden sonra olsa da aslında bu kutlamaların pek de bir işe yaramadığını çok net bir şekilde görmekteyiz. Nedenine gelince 8 Mart olayında kadına olan hakareti ortaya sererken insanlar, ülkemizde ise bu hakaretin gün geçtikçe arttığını görmekte ve önceden insanlar cahil oldukları için kadınlarına kıyıyorlar diye düşünürken artık günümüzde eğitimli bireylerin bile kadınlarına şiddeti had safhada uyguladıklarını görmekteyiz. Bu arada hakaret diye söz ettim kadına uygulanan şiddetten çünkü bir insana başka bir insan en fazla ve en ağır olarak hakaret edebilir daha fazlası insanlığa yakışmaz.
Evet genel olarak 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü bu kadar vahim bir durum neticesinde ortaya çıkmıştır. Ama gelin ülkemizdeki ve dünyadaki kadınların haline bir bakın o zamandan bu zamana değişen hiçbirşeyin olamadığını net bir şekilde görebilirsiniz ne yazık ki 😦

Yine de herşeye rağmen dimdik ayakta durarak ve tüm kadınlar elele verip birbirimize destek olarak 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nümüzü kutluyor; dünyada bir kadın olarak yaşamımızı barış, huzur, mutluluk, sağlık, refah ve adaletli bir şekilde geçirmemizi temenni ediyorum.

Son olarak ta yazımı Nazım Hikmet’in ‘KADIN’ ı niteleyen en güzel kelimeleriyle sonlandırıyorum. Ve işte KADIN :

20130308-000743.jpg

Farid Farjad

Bu isimle ilk, Fikrimin İnce Gülü adlı parçayı keman sesiyle duyduğumda ve parçaya sözleriyle eşlik ettiğimde tanışmıştım. Bir arkadaşım sayesinde olmuştu aslında Farjad’la tanışmam ki iyi ki de tanışmışım ve o arkadaşıma da buradan sevgilerimi ve teşekkürlerimi ileteyim. Ve ve o andan itibaren muhteşem bir sanat insanını tanımışım aslında bunun farkına vardım. Bütün müzikleri öyle güzel kemana uyarlıyor ki Farid Farjad onu dinlerken kendinizle başbaşa kalmamanız ve kendinizi ona bırakmamanız inanın imkansız. Farid Farjad’dan kısaca bahsetmek gerekirse;
Fars asıllı ABD vatandaşı keman virtüözüdür. “Kemanı ağlatan adam” olarak bilinir ve dünyanın en iyi keman virtüözlerinden birisi olarak kabul edilir.8 yaşından beri keman çalan İranlı bir müzisyen olan Farjad, 1938 yılında Tahran’da doğmuştur. 1966 yılında, Tahran Müzik Konservatuarı’nda klasik müzik üzerine master yapmış, bundan sonraki adımında Tahran Senfoni Orkestrası’nda önemli görevler üstlenmiştir. Farjad’ın ABD vatandaşı olmasının sebebi ise ülkesi İran’daki devrim sonucu müziğin haram olması sebebiyle yaşamını ABD’de sürdürmek zorunda kalmasındandır. Fakat Farjad her ne kadar ABD’de kalsa da kendisini İran’lı ve Fars olarak nitelemektedir.-ki bence haklı da- Farjad’ın, yalnızca piyano ve keman kullanarak oluşturduğu Anroozha (O Günler) isminde beş albümden oluşan bir albüm serisi bulunmaktadır. Ayrıca Golha Orkestrası adlı kolektif iki albüm de sanatçının eserleri arasındadır. Bu albümlerde Farjad, kendi deyimiyle doğadaki hüznü notalara dökmüştür. Albümlerinin bu yönde oluşmasının sebeplerinden birisi olarak devrimden sonra ülkesinden uzaklaşması ve ülkesinden uzakta yaşamak zorunda kalmasını göstermiştir.
Farjad’dan bu kadar söz ettikten sonra noktayı da yine onun muhteşem eserlerinden biriyle koymak istiyorum. Ve bu eseri benim kendimi dinlediğim bir eseri aynı zamanda ben kendimi bu notalarda buluyorum eeserin ismi de: ”Kelebekler de Ağlar” …
İyi dinlemeler…