‘Rüyalar Gerçek Olsa’ mı ki acaba ?

Rüya ;
Rüya, uykunun genel ve karakteristik özelliklerinden biri olup, uykunun hızlı göz hareketi (REM) adlı evreleriyle yakından ilişkili bulunan, görsel ve işitsel algı ve duygulardır. Rüyaların biyolojik içeriği, işleyişi ve maksatları tümüyle anlaşılmış değildir. Rüyalara “duyusuz algı”nın bir türü veya nesnesiz algı olarak da bakılabilir. Çeşitli inanışlara ve tahminlere de neden olan rüyalar, her zaman için ilginç ve yoruma açık bir konu oluşturmuşlardır. Farklı psikoloji ekollerinin, parapsikologların ve deneysel spiritüalistlerin rüyaları farklı biçimlerde açıklama çabaları olmuştur. Rüyaların işleyişinin açıklanması bilimsel topluluğun genel kabulüne göre varsayımlar düzeyinden öteye pek gidememiş olup, rüyalar halen esrarını korumakta olan bir inceleme alanını oluşturmaktadır. Rüyaların bilimsel incelenmesi oneiroloji adını alır.
Rüyanın ne demek olduğunu, içeriğini, yapılan araştırmalarını ve değişik bir isimle anılmasını yukarıda belirttiğim ilk paragrafta açıkladım. Şimdi gelelim neden rüya bugünün konusu daha doğrusu nerden çıktı bu rüya muhabbeti diye soran olursa bu yazımı okuyanlardan,hemen onlar için bir açıklık getireyim: yakın çevremdeki beni iyi tanıyan insanlar bunu mutlaka bilirler ne zaman bir rüya görsem o rüyamı yakınımda kim varsa paylaşırım hemen. Hemen olmasa bile saatler ya da bir gün sonrasında kesin anlatırım o rüyamı. Aslında ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyorum ama rüya görüldüğü zaman ilk önce suya anlatılırmış hayırlı olsun diye daha sonra biriyle paylaşılırmış. Neyse gelelim bana; aslında tam olarak ne zaman başladı bilmiyorum ama yaklaşık olarak 5 yıldır rüya görme ve gördüklerimi unutmadan anlatabilme kapasitesine sahibim. Normal şartlar altında bir insan rüya görmüşse eğer uyandığında o rüyanın sadece %10’luk bir kısmını hatırlarmış – bunu da bir kaynaktan okumuştum- fakat ben de olay neredeyse tam tersi yani gördüğüm rüyaların yaklaşık olarak % 90’ını hatırlıyorum ve işin ilginç tarafı da gördüğüm rüyalardan -ki bu rüyalar ailemle ilgili ise daha fazla – etkileniyorum. Şöyle ki; üniversite yıllarıydı her gece istisnasız rüya görüyordum ve gördüğüm rüyalarımı oda arkadaşımla paylaşırdım, bir gece bir rüya görüyorum kardeşimle ilgili ve rüyamda kardeşim ölüyor(Allah’ım gecinden versin) ve rüyamda o kadar çok ağlıyorum ki kendi sesime uyanıyorum sabah ve kalkar kalkmaz ağlamaya başlıyorum. Hakim olamıyorum kendime aslında rüyada ağlamak güzel der tüm rüya tabirleri ancak o an hiçbirşey gelmiyor aklıma ağladıkça ağlıyorum yatağımın içinde. Sonra biraz sakinleşince annemi arıyorum kardeşim nasıl diye sormak için iyi diyor o da ardından rüyamı anneme anlattıktan sonra ‘Bizi düşünüp uyuduğun için kendine sıkıntı yapmışsın ondan rüyana gelmiştir’ diyor. Her ne kadar anne sözü olsa da rüyamın etkisinden o gün boyunca kurtulamadım diyebilirim. Ve sevgili oda arkadaşıma rüyamı anlata anlata artık her sabah kalkınca eee dün gece ne gördün rüyanda diyerek başlardı güne 🙂
Tam olarak sebebini bende bilmiyorum ama yatarken birşeyi düşünüp yatmakla bir ilgisinin olmadığını düşünüyorum rüyalarımın.
Farklı bir yorum daha yapılmıştı rüya görmemle alakalı o da; rahat insanın rüya görmeye çok meyilli olmasıymış. Yani kafan rahat olursa ancak sürekli bir şekilde rüya görürmüşüm. Ama bununla da ilgisinin olduğunu düşünmüyorum çünkü vize ve final dönemlerinde bile arkadaşlarıma rüyalarımı anlattığımı bilirim. Ki o zamanların stresinin yerini de hiçbirşey tutamaz. Birde bunun tersi de olabilir diyenler de oldu lakin onlarınki de tutmadı tahmin olarak .
Bazen ciddi ciddi düşünüyorum neden rüya görüyorum diye ama normal bir durum olduğunun da farkındayım aslında. Ve sanırsam etrafındaki insanlar rüyalarımı dinlemekten sıkıldılar. Ama ben anlatmaktan sıkılmadım sıkılmam da ve kendimle ilgili de şu rüyalarım konusunda bir karara vardım. Bundan böyle gördüğüm her rüyayı tıpkı günlük tutar gibi yazacağım bakalım neler oluyor? 🙂
Dikkatimi çeken bir diğer nokta da hiç rüya görmeyen bir kesimin varlığı. Daha doğrusu ve bence rüya görüp te hiç hatırlamayan bir kesim bu. Nasıl olur da insan hiç rüya görmez veya gördüğü rüyayı hatırlamaz vallahi aklım almıyor. Bana göre hatırlamayan veya görmediğini söyleyen kişilerin hatırlama payı %0 . Evet net bir şekilde aynen böyle.Yalnız şuraya dikkat çekmek istiyorum :Yanlış anlaşılmasın bu tamamen benim varsayımım.
Bir de bu yazıma başlığı atarken şunu düşündüm: acaba gerçekten rüyalarım gerçek olsaydı neler olurdu .? Bunun üzerinde iyice düşünmem gerek önce, hata payımı azaltma açısından en iyisi bu olurdu herhal 😉 🙂

Reklamlar

Bekle Hayat Geliyoruz Biz, Altımızda Auris :))

Biri bana hangi reklamın daha kaliteli ve orjinal olduğunu sorsa hiç düşünmeden TOYOTA reklamları derim. Neden mi? Aslında nedeni apaçık ortada bundan önceki reklamları da dahil olmak üzere inanılmaz güzel reklamlar yapılıyor ve tüketicinin dikkatini çekmemesi imkansız. Son reklamı da beni çok gülümsetti ve çok hoşuma gitti. Bende o reklamı paylaşmak istedim izleyen varsa tekrar izlesin, izlemeyen de varsa eğer hemencecik izlesin. Muhteşem ya 🙂 Hele slogan ki öldürdü beni resmen 🙂
Bekle hayat geliyoruz biz, altımızda Auris…

Hadi izleyelim bakalım 🙂

Galibiyet ‘Mutluluğum’

Bugünün stresini iki güzel insan sayesinde yenebilmek gerçekten çok güzel ve mutlu edici bir durum.
Girdiğim direksiyon sınavı sonrası acaba kalır mıyım geçer miyim korkusu sayesinde kendimi iyi hissetmezken buluşmayı planladığımız candostum ve buluşmaya katılan sürpriz isim sayesinde tüm stresimi geride bıraktım diyebilirim. İnsanın sevdikleri ve dostlarının olması çok güzel ve onların varlıklarını çoğu kez hissettirmeleri kadar anlamlı hiçbirşey olamaz şu hayatta.
Onlara ben, iyi ki varsınız diyorum. Sizlerle -sevdiklerimle ve dostlarımla- hayat çok daha güzel. Hep böyle olması dileğimle.
Seviyorum sizi. 🙂
Veee hiçbirşey beni mutluluklarımdan alıkoymazmış, bunu öğrendim şu hayatta 🙂 😉

Korktuğum başıma gelmedi :) Şükür :))

Ha başladım ha başlayacağım dediğim ehliyet kursuna Kasım ayında nihayet kayıt yaptırıp Aralık ayında az buz gittiğim derslerle tamamlamış ve aslında hiç bilmediğim motor dersinden nasıl geçeceğim diye kara kara düşünürken, sınav çıkışı acaba o doğru muydu acaba bu doğru muydu diye kendime sorduğum sorularla boğuşurken sınav sorularının ve cevaplarının açıklanmasıyla ohh geçmişim hepsinden en azından dediğimi hatırlıyorken içimdeki tedirginliğin beni bırakmadığını çok iyi hissediyordum ki bir de baktım sınav sonuçları açıklanmış nasıl açtığımı bile hatırlamazken sayfayı her daim full yaptığım trafik dersim en düşük, tırstığım nasıl geçerim diye düşündüğüm motor ise en yüksek puanla karşımdaydı benim. Vay dedim kendi kendime helal olsun bana be. :)))
Ve işte size sonucum :
🙂

20130221-223815.jpg

Bir Adım Daha …

Bir yılı daha geride bırakmak, hayata bir yıl daha tecrübeli olarak başlamak hem de 23 yıllık bir tecrübe.
Evet hayata gözlerimi açalı tam 23 yıl olmuş ve 24. yıla da adım attım bugün itibariyle. Her doğduğum günde olduğu gibi bugün de kendim için hazırladım kendimi, kendim için süsledim kendimi daha iyi görünebilmek için kendime ve daha iyi girebilmek için yeni bir yıla, yeni bir yaşa. Ve hazırım dediğim anda zaman benim için geçti bu kez 24. kez hayata gözlerimi açışım için. Ve beni dünyaya getiren eşsiz varlık anneme tekrar yeni bir teşekkür için açtım gözlerimi.
Ve dünya yine dönüyor hayat yine herkeste olduğu gibi bende de devam ediyor. Ve yine bugün de beni yalnız bırakmayan hayata gözlerimi açtığım bu günde benim dünyaya gelişimi kutlayan, güzel dilekler sunan arkadaşlarıma, dostlarıma, canlarıma çok ama çok teşekkür ediyorum. Hayatımda olan herkesin apayrı ve çok güzel yeri var bende, sizler bana iyiki varsın dediğinizde bende sizlere iyiki varsınız ve hayatımdasınız diyorum. Tüm sevgimi sizlere gönderiyorum.
Ayrıca bugünüm kaynağı annem ve babam Rabbim sizin eksikliğinizi hiçbir zaman yaşatmasın bana. İyi ki varsınız.

Bir Nefes Daha Dilovası’nda…

20130216-214638.jpg

Başlıkta da belirttiğim üzere sadece birer nefes istiyor Dilovası’nda yaşayan insanlar. Hakları olan hakkımız olan bir nefes. Çünkü onlar(yani biz) gün geçtikçe ölüme bir adım daha yaklaşıyor. Ve bunun için ellerinden gelenler oldukça kısıtlı.Peki ya bunun suçlusu, bu kadar insanı ölüme iten ne mi? Cevabı artık bir yaşındaki çocuk bile biliyor. -FABRİKALAR-

Öncelikle ben yaşadığım yerden bahsedip bu günlere nasıl geldiğini adım adım belirtmek istiyorum çünkü herkes gibi bende yaşadığım, doğup büyüdüğüm topraklarda temiz bir nefes almak istiyorum.

DİLOVASI

1955 yılında yapılan E-5 karayolunun bu bölgeden geçmesiyle bölge değer kazandı.
1960 yıllarında Dilovası’nda sanayileşme başlamış olup 1980’li yıllarda nüfus hızla artarak gecekondulaşmayla birlikte kentleşme başlamıştır.

1964’te Marshall Boya, İzocam, 1969’da Çolakoğlu, Sümerbank, Nasaş, Olmuk-Sa, Lever-İş, Sedef Gemi gibi ardından da Dyo, Basf Sümerbank, Kimaş gibi birçok fabrika kuruldu.
Dünyada ve Türkiye de isim yapmış birçok sanayi tesisi Dilovası’nda faaliyet göstermektedir.

31 Aralık 1986 tarih ve 19328 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 33202 nolu karar ile Çerkeşli Köyü ve Muallimköy birleştirilerek Dilovası’nda bir belediye kurulması kararlaştırılmış, söz konusu belediye 7 Haziran 1987 tarihinde yapılan belediye başkanlığı seçimlerinden sonra Dilovası Belediyesi adı altında hizmete başlamıştır.

Daha sonra Yukarı Çerkeşli Köyü ile Muallim Köyü’nün daha sonra Dilovası Belediyesi’nden ayrılıp tekrar müstakil bir köy durumuna getirilmesi için bir referandum yapılmış, Çerkeşli Köyü ve Muallim Köy Haziran 1988 tarihinde İçişleri Bakanlığı’nın onayıyla Dilovası beldesinden ayrılıp tekrar müstakil birer köy durumuna gelmişlerdir.

Dilovası ilçesi, 22 Mart 2008 Tarih ve 26824 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5747 sayılı kanun ile kurulmuştur. İlçenin sınırları, Dilovası beldesi merkez olmak üzere Tavşancıl ilk kademe belediyesinin mahalleleri ile birlikte birleşmesi, Tepecik, Çerkeşli, Köseler ve Demirciler köylerinin bağlanması ile belirlenmiştir. İlçenin nüfusu 42.668’dir. Yüzölçümü 118 km2 olup, km2 ye yaklaşık 361 kişi düşmektedir.
(Yukarıdaki bilgiler hata yapmamak adına Dilovası web sayfasından aynen alınmıştır)

Nüfusumuz 42.668 deniyor ama şu anda 45.000 civarındadır, bununla birlikte ben birinci ağızdan yani burada yaşayan biri olarak başlamak istiyorum yazacaklarıma. Evet 1960’lı yıllarda başlamış sanayimiz ve benim ailemin de buraya yerleşmesi 1980’li yıllara denk gelmektedir ki zaten o yıllarda en büyük göç yaşanmıştır Dilovası adına. Ailemden ve yaşayanlardan dinlediklerime göre o zamanlar ve şu son 10-15 yıla kadar Dilovası sanayi olmasına rağmen yaşanabilir bir şehirken bugün nefes bile alamıyoruz.Nedeni de şu andaki sanayinin tamamiyle artık alıp başını gitmesi. Çünkü bundan daha birkaç yıl önce var olan sanayi kuruluşlarının -ki şu an sayıları 160’ın üzerinde-çoğunun ruhsatının bulunmadığı gözler önüne serilmiş durumdaydı.Fakat ruhsatlarının olmaması ve kaçak olması bile bizim insanımız için birşey değiştirmedi. Çünkü o fabrikalardan ekmeğini kazanan kişilerin olması bugün de dahil o zamanlardan bu yana hep korudu fabrikaları. Tabi onların kaçak olmalarını ortaya çıkaran iinsanlar ve zehir yayıyorsunuz diyen insanlar için de yalancı sözler vererek kandırdılar. Sözlerinden birtanesi de arıtma tesisinin kurulmasıydı fakat bugün bile nedense göremiyoruz o arıtma tesislerini. 😦

Bu konu gündeme taşındı, mecliste tartışıldı. Ben şahsen şimdiye kadar bu sorunun çözülmüş olması beklerdim ama ne yazık ki hiçbir çözüme kavuşmadı daha da beteri oldu. Bugün DOSB(Dilovası Organize Sanayi Bölgesi)’ye ek olarak bir de Çerkeşli Köyü’ne de bir organize sanayi yaptılar. Dilovası mahalle içindeki yetmedi bir de tepeye yaptılar.Ve şu anda hem DOSB hem de Çerkeşli’deki İMES faaliyet göstermekte.Ve buna istinaden hemen kendimin şahit olduğu bir örnek vermek istiyorum. Lisedeyken servis şoförümüz olan Hayrullah Abi’nin hem Dİlovası’da evi vardı ve Dilovası’nda oturuyordu hem de Çerkeşli Köyü’nde evi bağı bahçesi vardı.Yıllardır görmüyordum ne kendisini ne de eşini. Birgün otobüs beklerken eşine rastladım ve ordan burdan konuşurken kendilerinin Dilovası’ndaki hava yüzünden Çerkeşli’ye taşındıklarını söyledi fakat oranın da burdan yani Dilovası’ndan farkı olmadığını, hergün balkondan tozların, havadan dumanların eksilmediğini söyledi.O eski bağlarından bahçelerinden de eser kalmadığını üzülerek belirtti tabi.Ben de üzülmedim değil tabi Dİlovası deyince birtek orası kalmıştı yaşanabilir ancak görüyorum ki artık o bile kalmamış.

Şimdi bu konuda kimi suçlayayım yaşayan halkı yani kendimizi mi, yoksa OSB’yi mi? Oturup adamakıllı düşünce ilk önce bu belediyenin başındakileri suçluyorum çünkü onlar burada yaşayan halkın sağlığını düşünmedikten sonra ne diye başa geçiyorlar ki? Çok eskiden değil şimdiden bahsedeceğim. Şu anki belediye başkanının sloganı aynen şöyle ”3 yıl oldu ÇOK şey oldu”. Çok merak ediyorum ne oldu diye? Hangi fabrikanın bacasına filtre takmış ta en son yapılan incelemede kanserojen oranı yüksek çıkmamış? Bana bunlarla gelmeyen bir başkanı ben ne desteklerim ne de başta durmasını isterim.Park yapmış, kitap dağıtmış ee başka peki madem park ta yaptırdın soruyorum hangi bayan gidip o parkta rahat oturuyor, ve ya hadi görmüyorsun insan sağlığını tehdit eden bacalardaki dumanları o zaman insan sağlığı için Dilovası halkı için sağlık açısından spor bugün bu denli önemliyken nerde koşu yolu ya da koşu parkı? Var da biz mi görmüyoruz? Eğer bu kadar önem derecesine sahip bir şehirde yaşıyorsak ona göre de önlem alınmalı.Ama herşey apaçık ortada.Yaşıyorum ve söylüyorum.ben de istemem tabi ki doğduğum, büyüdüğüm, yaşadığım şehri kötülemeye ama eğer yaşadığım yerde hayat yoksa sorgulamaya da hakkım olduğunu düşünüyorum.Evet her yerde haberlerde, gazelerde, radyolarda duyabilir , görebilir okuyabilirsiniz haberleri. Dilovası yazınca ilk çıkan başlığın Kanser Ovası olmasını ben de istememem ama lütfen artık bu gidişe bir son verilsin istiyorum. Dün akşam ailemle izlediğim milletvekillerinin konuşması dahası yakışı aynen şöyle
-Ardahan milletvekili insanlara dağıtılan makarnaların hayvanlara yedirilmesinden şikayetçi
-Malatya milletvekili kayısının çok ucuz bir fiyattan satılmasından şikayetçi
-Kocaeli milletvekilimiz ise Dilovası’ndan geçerken yağmurlu bir günde yerden su birikintisinden aldığı suyu getirmiş. Nedeni mi? Bu suyun için de normal şartlar altında yağmur suyu olması gerekirken kömür tozlarının olması milletvekilimizce ele alınması gereken bir konu olduğu düşünülmüş. İyi de etmiş bence ama ne kadar fayda sağlar orasını da bilemem.Bir başka detaya daha değinmek istiyorum birkaç yıl önceydi yine Dilovası gündemdeyken bir röportaj gerçekleşiyor Dilovası’ndan kimle yaptığını tam hatırlamıyorum aklımda kalan kısmı şu şeklilde; röportaj yapan Dilovası’nda hava kirliliğinden dolayı yaşamın zorluğundan ve bunun ne zamana kadar böyle gideceğini ve böyle giderse insanların kanserden öleceğini söylüyor.Dilovası adına konuşan kişi cevap veriyor gayet ciddi yalnız; insanlar neden dumandan kanser olsun ki hem zaten eğer kanser olunacak bir durum olsaydı İstanbul’daki birçok insan kanser olurdu.Röportajcı şaşırıyor neden?: e çünkü İstanbul’da olan trafik hiçbir şehrimizde yok ve arabalarının egzozlarından çıkan duman da zehir saçıyor. Evet muhabbet aynen böyleydi ve böyle diyen birine ne anlatabilirsiniz ki? 😦 Araştırma yapılıyor hem havada hem insanlar üzerinde. Havada herhangibir ölçüm yapmadan da görebilirsiniz aslında kirliliğin zehirin hangi düzeyde olduğunu.İnsanlar üzerinde de yapılan araştırmada da anne sütünde ağır metallere rastlanılması. Bu da demek oluyor ki gelecek nesillere bile sağlıklı bir yaşam bırakamıyoruz.

İşin özü şu; bende istemem yaşadığım yeri kötülemeyi fakat eğer bu yer benim yaşama hakkımı elimden alacaksa işte o zaman hem kötülerim hem sorgularım hem de elimden ne geliyorsa yapmaya çalışırım.Ben bu yazımla kaç kişiye ulaşırım, kaç kişi yazdıklarımı dikkate değer bulur ve gerçekten destekler bilemem ama artık gözünü açma vakti geldi Dilovası. Uyuma artık yeter bu kadar vurdumduymazlık.Evet belki birileri ekmeğinden olacak ancak o ekmeği başka yerde de bulabilir.
SEN CANINDAN OLUYORSUN ÖTESİNİN NE ANLAMI, KIYMETİ VAR Kİ?

20130216-214552.jpg

Aöf Mağdurları

Ne yaptın be Aöf 😦
Resmen binlerce insan açıköğretimin şu saçma yeni sistemi yüzünden bırakacak okumayı ki bence iyi de yapacaklar. Neden mi? Hemen belirtiyorum:
Varan 1-Her dönem tıpkı örgün öğretimdeki gibi ayrı ayrı dersler alınacak.
Varan 2-Bu dersler her dönem sonunda verilmediğinde bütünleme kavramı olmadığı için kalacak, başa bela yani:(
Varan 3-Soru sayısı azaltıldı 20’ye düştü yani her soru 5 puan gel de yüksek al.
Varan 4-Kredili sisteme geçildiği için ortalama ile geçilecek.50 al geç yok artık 😦
Varan 5-Bu şartları kabul edene kolay gelsin valla :)) bu da benden olsun.

Şaka maka bir yana bu saatten sonra açıköğretime artık kayıt olmaz diye düşünüyorum zaten olan kayıtlar da donacak gibi gözüküyor. Bekleyecez ve görecez en net açıklama bu ne yazık ki.

Parmaklarımızdaki Sırlar

Bugün aslında birgün herkesin takacağı, işaret ve anlam taşıyan bir nesneden bahsedeceğim. Yüzük.
Aslında kendim de çok takarım ve severim de takı anlamında yüzüğü fakat hiçbirşeyi şimdiye dek sürekli takmamışımdır. Takamam daha doğrusu. Nedenini bende bilmiyorum!! Fakat bildiğim başka bir şey daha var ki o da yarın birgün mutluluğa adımlarımı atarken benim de süreklilik arz eden yüzüğü takacak olmam. Onu da zaman gösterecek artık.
Aslında batıl olanlara çok inandığımı söyleyemem ama bazen ilgi çekici olabiliyor benim batıl dediklerim, bunlardan bir örnek vermek istiyorum hemen ; şimdi aşağıda resimde gördüğünüz el hareketinin aynısını yapın.

20130207-011008.jpg
Bu hareketi yaptıktan sonra orta içeriye aldığınız parmakları oynatmadan önce baş parmağınızı ayırın ve birleştirin, şimdi işaret parmaklarınızı ve şimdi de serçe parmaklarınızı. Hepsi de dediğim gibi önce ayrılıp sonra birleşiyor değil mi ? Şimdi aynı şeyi yüzük parmağınız için de deneyin bakalım önce açın dahası açmaya çalışın. Aaa açılmıyor mu? Zorlanıyorsunuz değil mi ? Evet aynen dediğim gibi. Peki nedir bunun anlamı şimdi ona bakalım; bu hareketin Çinliler tarafından yapıldığını söylemeliyim öncelikle, bunu yüzük parmağının değerli, önem taşıyan bir parmak olduğunu vurgulamışlar şöyle ki; ortada, birleştirip içeriye sakladığımız kendimiziz, sonrasında ise baş parmaklar anne ve baba ve biz anne ve babamızdan ayrı kalabiliyoruz, işaret parmakları kardeşlerimiz; onlardan da ayrı kalabiliyoruz, serçe parmaklarımız ise çocuklarımız ve biz çocuklarımızdan da ayrı kalabiliyoruz. Fakat yüzük parmakları ise eşimiz, sevdiğimiz ; ondan ayrı kalamıyoruz, ayrı kalmaya çalışsak bile canımız yanıyor.
İşte yüzüğün bu parmağa takılmasındaki amaç -ve bence haklı olarak- Çinlilere göre sevgilinin o parmakla ilişkili olması.
Diğer bir şekilde olaya bilimsel yönden baktığımızda ise şunu görüyoruz ;
Evlilik yüzüğü neden hep aynı parmağımızdadır da, neden İşaret parmağı Baş parmak ya da Serçe parmak değil de neden Yüzük Parmağı… Sol elin yüzük parmağına evlilik işareti olarak yüzük takmak eski Mısır medeniyetine dayanıyor.Evlilik yüzüğünü ilk defa eski mısır prensesi Nefertiti takmıştır…Mısırlılara göre sol elin yüzük parmağı doğruca kalbe giden “vena amoris”i (aşk damarı) taşıyordu. Yüzük takmak mağara devrinde bile varmış. Hatta o zamanlar mağara adamları kadınları kendilerine yüzük şeklinde bir kelepçeyle bağlarlarmış kaçmasınlar diye. Kaçmayacağından emin olduklarında ise bırakırlarmış. Ardından saplardan yapılan ve yüzük parmağına geçirilen halkalar kullanılmış O yıllardaki tıbbın ne kadar ilerde olduğu ayrı bir tartışma konusudur ama yüzyıllar sonra anlaşılmıştır ki direk kalbe giden tek damar evlilik yüzüğünü taktığımız parmaktadır.. Başka hiç bir parmağımızdan direk kalbe giden bir damar yoktur…
Bu da edindiğim bir bilgi, doğruluk payı ne kadar orasını da bence yaşayanlar yani o yüzüğü o parmağına takanlar bilir. Ama Çinlilerin ortaya çıkardıkları bu parmak hareketleri de anlamsız da gelmedi bana hani .

20130207-012811.jpg

Bugün Günlerden …

20130205-235342.jpg

Şubat ayının da girmesiyle malum gün -dünyaca bilinen ismiyle Valentine’s Day”-kapıyı çalacak demektir.Tabi her çift için geçerliliğini araştırmak gerek orası ayrı bi konu.
Aslında şu işin özüne indiğimiz zaman bugünkü haliyle hiç mi hiç alakası olmadığını görürüz tıpkı anneler günü diye ortaya çıkan gün gibi. Onu da mayıs ayı geldiğinde açıklığa kavuşturacağım sayfamda. Her neyse gelelim şu 14 Şubat’ın ortaya çıkış merasimine ;
araştırdığım halini olduğu gibi aktarıyorum :

Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat günü birçok ülkede kutlanan özel gündür. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi’nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda “Aziz Valentin Günü” (İngilizce: St. Valentine’s Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.

Günümüzde, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir. Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir. Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır.

Ki bu 14 Şubat Sevgililer Günü’nde ülkemizde rekor seviyede harcamalar yapılıyor, tüketim çılgınlığında resmen tavan yapıyoruz. Bu sonuclardan da anlaşılıyor ki artık bu ,gün olayları tamamen ticarete dökülmüş durumda ve ticari yoldan da sürekliliğini kesintisiz arttırarak devam ettiriyor.

Son olarak şunu da eklemeden edemeyeceğim; sizi normal günde hatırlamayan sevgiliniz o gün hatırlasa kaç yazar? Veya sizi seven ve sevmesini gün geçtikçe artıran ve bunu size hissettiren sevgiliniz, öyle sıradan bi günü unutmuş veya önemsememiş ne farkeder ?
Düşünüş payı da size ait… 🙂

20130205-235445.jpg